Bir Halı Gibi Silkelenmek Üzerine: Sağırlar Resitali

“ Sevgili izleyiciler bu, bugün dinlediğiniz son şarkı olabilir. ”

Evet, yerlerimize oturduktan sonra bu anonsu duyduk. Tüm ışıkları söndürdüler. Önce hepimiz bu gizemli başlangıç birkaç saniye sonra biter, sahne aydınlanır ve esas oyuna geçilir diye düşünüyorduk. Fakat şarkı bitene kadar aydınlatmadılar salonu. Karanlıkta, yüzünü göremediğimiz bir sürü insanla birlikte nefesimizi tutmuş bekliyorduk. Sonra şarkının yükselen sesi bir sarmaşık gibi büyüyüp sarmaya başladı ruhlarımızı, zifiri karanlığın arasında. Karşımızda ne oyuncular vardı, ne de herhangi bir dekor. Şarkının bize düşündürdüğü şey dışında hiçbir şey yoktu. Bir uzay boşluğu gibiydi. Ve bizler de o boşlukta yerini alan gezegenlere benziyorduk.

Dört dakikalık karanlığın ardından  sahne aydınlandı. Ve oyun, ceza evinden çıkan Kemal’in, ağabeyinin evine gelmesiyle başladı. Ağabey herşeyini kaybetmiştir (öfkesi dışında). Kardeşini sevmeyen ağabey Kemal ile hummalı bir kavganın ve tartışmanın içine girer. Ve hatırladıkları, birbirlerinin yüzüne vurdukları her şey birer birer sahnede yerini alır.

Zamanında anneleri tarafından terk edilen kardeşler bir süre sonra babaları da hayata gözlerini yumunca tamamen yalnız kalırlar. Ağabey evlenir, çocukları olur. Ve bir süre sonra yığınla insanı ardından sürükleyerek siyasete atılır. Öfkesi ve diktatörlüğü, onu karısından ve çocuklarından ayrı düşürür. Çünkü onun dışındaki siyasilerin hiç bir haklı yanı yoktur, ona göre sadece o ve yanında yer alanlar haklıdır. Önemli olan sadece ülke sorunlarıdır. Karısı, çocukları ve kardeşi Kemal’in problemleri kayda değer değildir.

Kemal ise hayata daima küçük bir çocuk şaşkınlığıyla, hayret ederek ve korkarak bakan biridir. Doğduğu ilk günden beri içinden yalnızlık ve ölüm düşüncesini atamayan Umut adında bir kıza aşık olur. Umut ta Kemal’e tabi. Fakat Umut’un duyduğu yalnızlık giderek büyür ve durumu giderek kötüye giden genç kız hastaneye yatırılır. Başucunda Kemal… İçinde yaşadığımız dünyaya tutunamayan ve bu yüzden ölümün kollarına gitmeyi deli gibi isteyen Umut’un çığlıklarını, Kemal’in elindeki yastık susturur. Kemal, Umut’u gitmeyi çok istediği ölümün, o iri yarı sözcüğün  yanına gönderir. Kendi de Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesine. ( Fakat,  onca insanın suçlamasına, gördüğü tedavilere, yattığı ceza evine rağmen tek bir şeye inanmıştı. Umut dünyada hiç mutlu değildi. Ve Umut’un çevresindeki insanlar ne yaparsa yapsın, Umut yaşamayı sevmeyecekti . Kemal onun hep gitmek isteyip bir türlü cesaret edemediği o yere gitmesine yardım etmişti.)

Kemal, akıl hastanesinde Ahmet adında bir hastayla tanışır. Doktorların ona bir gün, ”sen iyileştin, artık çıkabilirsin.” demesinden ödü patlayan Ahmet de en az Kemal kadar korkuyor, dışarıdaki hayattan. Çünkü o, dünyanın giderek içinde yaşanmaz bir hale geldiğini,insanın saflığa, iyiliğe ve güzelliğe dair ne varsa tüketip bitirdiğini,hatta insanın dünyanın başına gelen en büyük tehlike olduğunu düşünüyor. Ve ” Binalar yükseliyor, gelişen teknoloji onları giderek daha da ahlaksızlaştırıp, ahmaklaştırıyor. Kimse kimsenin sesini duymuyor. ” diyor.

Kemal’in hatırladıkları ve tabi sahneye dahil olanlar arasında bir de cezaevi arkadaşı vardır. O da tıpkı akıl hastanesindeki Ahmet gibi dışarıdaki hayata karışmak istemiyor hatta sayılı gün çabuk geçer korkusuyla cezasının biteceği günü saymıyor bile.

İşte ruhuna yalnızlığın nakış nakış işlendiği insanların arasından uzaklaşıp ağabeyine sığınan Kemal biraz da olsa ondan, kendisine ışık vermesini ister.

“ Bana bir oda ver abi, gidecek hiçbir yerim yok.  Dışarısı karanlık, dışarısı çok soğuk… Dışarda apartmanlar var abi… Hepsi birer hapishane, hepsi çok soğuk.. Dışarda insanlar var.. Hiç kimse annemin anlattığı gibi değil abi… İnsanlar kötü, insanlar mevsim  ve her ne olursa olsun soğuk. Bana bir ışık ver. Her zamankinden daha karanlığım. Her zamankinden çok ölüyorum…” 

Kemal’in hatırlayıp anlattığı her hikaye, ağabeyi daha da delirtir. Çünkü zaten uğruna savaş verdiği siyasetten kocaman bir yenilgi almış, karısından ve çocukların ayrılmış, kısaca bitmiş bir adamdır o. Şu haldeyken bir de karşısında yaprak gibi titreyen Kemal için ne yapılabilirdi ki? Kendi için ne yapabilirdi? Aslında cevap ortadaydı. Umudu öldürmek. Tıpkı Kemal’in Umut’u öldürdüğü gibi.

Sahne karardı, iki kere patlayan silah sesi duyduk. Ağabeyi önce Kemal’i, ardından da kendini vurmuştu. Ortada artık hiçbir umut yoktu. Resitalin ışıkları sönmüş, kimseden çıt çıkmıyordu. Oyun bitmişti.

Bitmiş miydi?

Bence hepimiz çoğu zaman kimsenin kimseyi duyamadığı bir resitalin ışıkları arasında hissediyoruz kendimizi. Bir düşünün, mutlaka size olmuştur.  Apartmanlar büyüyor, sıcacık ellerden ziyade makinelere bel bağlıyoruz, birbirimizi sormuyoruz, dinlemiyoruz, ideallerimiz uğruna çoğu şeyi göremiyoruz. En acımasız cümleleri, o kolay kolay savuruyor ve karşımızdakileri o kadar kolay yargılıyoruz ki, ne kadar yaralanacağı umrumuzda bile olmuyor. Birikiyoruz, içimizde biriktiriyoruz. Kocaman yalnızlıklar büyütüyoruz içimizde. Sonrası böyle yıkım.

Fakat daha iyisi mümkün, biliyorum. Çünkü oyunun en başında dinlediğim şarkıyı anımsıyorum, sözlerini bilmiyorum. Ama neyi hissettirdiğini çok iyi biliyorum. Umudu öldürmezsek, ona bir kere daha şans verirsek mümkün. Fakat şans vermezsek, diğer olabilecekler de mümkün. Biliyorum, inanıyorum, tüm yüreğimle hem de.

     *            Dinleyebileceğimiz son şarkı olmasa bile, bence biz o gün dinleyebileceğimiz en güzel, en etkileyici şarkıyı dinledik. 

More from tastimcemberimden

ÖZ DİSİPLİN İLE ZİNCİRİ KIRMAMAK MÜMKÜN!

Günaydın! Bana göre pandemi döneminin en zorlu yanı, “disiplin”di. Daha doğrusu, “Öz...
Read More

2 Comments

  • Oldukça etkileyici bir oyunun ardından yazılmış çok güzel bir yazı. Ellerinize sağlık. Size zahmet şarkının ismini eğer öğrendiyseniz paylaşabilir misiniz?

    • Öncelikle teşekkür ederim. Şarkının adı da, Time of the Gypsies filminde çalan ”Ederlezi ” .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

two × four =