Merhaba
Uzun bir zamanın ardından yeniden en mutlu ve huzurlu hissettiğim yerdeyim.
Yıl neredeyse bitiyor ve ben özene bezene hazırladığım vision board’umdan neredeyse hiçbir şeyi gerçekleştiremedim. Çünkü kulağa her ne kadar klişe gelse de “ hayatın da planları vardı”. Ve yaşadığım kayıpların ardından hızlıca toparlanamadım. Toparlanamadığım için kendime kızdım, ruhumu hırpaladım, aklımın yetersizliğine ve kalbimin zayıflığına sövüp saydım, anlamak yerine. Sonra bu durum beni bir döngünün içine koydu.
Her sabah aynı saatte uyandım, ekran sürem giderek arttı, mutfak ve yatağım arasında gidip geldim. Dışarı çıktığım nadir zamanlarda aynı karakterde adamlara ve kadınlara rastladım, aynı diyalogları yapıp aynı tartışmalara girdim. Her birinin sureti farklı ama yaşananlar ne kadar da aynıydı. Sen öğreninceye kadar hayat aynı dersi sana vermeye devam eder sözünün vücut bulmuş hali gibiydi bu insanlar ve onlarla yaşadıklarım. Hatta yediğim yemek, aldığım haberler, yaşadığım her şey…
Sorunlar büyüdükçe önce çırpındım, kurtulmak istedim, bir şekilde döngüyü kırmaya çalıştım, başaramadım. Çok ama çok korktum. Kitaplardan, filmlerden ve hayallerimden kurduğum içsel medeniyetimde; zor zamanlarda gölgesine sığındığım bir heykel sanki devriliyor gibiydi. Sonra bu sarsıntı o kadar uzun sürdü ki, içerisinde sayıklayarak sağa sola savrulmak konforlu gelmeye başladı. En korkunç olanı da buydu. Umutsuzluğun, vasatın, kuru gürültünün sesi çok yüksekti. Kendimi duyabilseydim, belki her şey çok daha farklı olurdu.
Sonra devrilen o heykelin tozu yavaş yavaş dağıldı. Duman çöktü, gözlerim yeniden netleşti.
Sarsıntılar azaldı, yerini daha sakin, daha dürüst bir sessizliğe bıraktı. Ve o sessizliğin içinde ilk kez bir korku değil, bir ihtimal dolaşıyordu. Belki de artık yıkıldığını sandığım şeyin yasını tutmak değil, onun yerine daha sağlam bir medeniyet kurmanın zamanı gelmişti. Bu kez sadece hayallerle değil; yaşanmışlıklarla, acıyla yoğrulmuş farkındalıklarla, kendime gösterdiğim şefkatle yükselen bir medeniyet… Tuğlaları yine kitaplardan, yine filmlerden, yine düşlerimden olacaktı belki…
Ama bu sefer harcında sabırsızlık değil, anlayış; korku değil, kabulleniş olacaktı.
Ve en önemlisi, o medeniyetin tam ortasında dimdik duran heykel, kimsenin beklentisi değil, benim gerçekliğim olacaktı.
Ama bir de döngü meselesi vardı. Yani sadece tozun dumanın dağılması yetmiyordu. Beni her defasında aynı insanlara, aynı olaylara ve sonuçlara sürükleyen o görünmez tekrarlarla da yüzleşmem gerekiyordu. Çünkü döngü, sadece karşıma çıkan insanlar değildi; onlara verdiğim tepkilerdi biraz da. Aynı acıya verdiğim aynı refleks, aynı korkuyla kurduğum aynı cümleler, kendimi koruduğumu sanırken tekrar tekrar incittiğim o tanıdık savunmalar…
İhtiyacım olan şey bu defa başka bir yerden bakmaktı.
Ölü Ozanlar Derneği’ndeki öğrencilerin her gün gördükleri sınıfa bu kez masanın üzerinden bakmaları gibi… Aynı masa, aynı duvarlar, aynı pencere… Ama perspektif değiştiğinde gerçeklik de değişiyordu. Belki de yorumum değişmeliydi, sahne değil. Ve belki de döngüyü kırmak, kaçmak değil; alıştığım hikâyeyi yeniden yazmaya cesaret etmekti.
Defalarca “evet” dediğim yerde bu kez “hayır” diyebilmekti. Susmayı seçtiğim anlarda sesimi duyurmak, herkesle aynı dili konuşurken kendiminkini hatırlamaktı. Çünkü bazı döngüler, bizi hapsetmek için değil; nerede kendimizden vazgeçtiğimizi göstermek için vardır. Ben de artık o işaretleri görmeye başlıyordum. Ve ilk kez, kader gibi sandığım şeyin aslında bir tercih olduğunu fark ediyorum.
Ne kadar inanırsınız bilmiyorum ama hiç olmadığı kadar farkındayım hayatımın. Tekrarları fark ettiğim anda farklı düşünmeye zorluyorum kendimi. Çünkü diğer türlü, aynı sonucu alacağımı biliyorum artık.
O yüzden bundan sonra mesele büyük dönüşümler değil, küçük ama bilinçli adımlar olacak. Her şeyi bir anda çözmek gibi bir iddiam da yok artık. Sadece nerede aynı hataya yeniden yürüdüğümü görmek, durup düşünmek ve başka bir yol denemek istiyorum. Bazen yine eskisi gibi hissedeceğim, bazen motivasyonum düşecek, bazen hiçbir şey değişmiyormuş gibi gelecek… Ama bu da sürecin bir parçası. En azından artık kendimi suçlamak yerine gözlemlemeyi, yargılamak yerine anlamayı seçiyorum. Ve belki de tam olarak bu yüzden, ilk kez kontrol bende gibi hissediyorum. Çünkü bu kez kaçmıyorum, bakıyorum. Ve bakabildiğim sürece, değişmek de ihtimal dahilinde.