Merhaba
Geçtiğimiz günlerde The Frame isimli bir film izledim. 2014 yapımı, hakkında doğru düzgün bir analiz bulamadığıma çok şaşırdığım bağımsız bir yapım. Film, iki karakterin döngüye sıkışmış, mutsuz yaşamlarına odaklanıyor.
Alex, yasa dışı işler yapan bir kaçak nakliyeci.
Samantha ise bir hastanede ambulans görevlisi olarak çalışan bir kadın.
İki karakter tamamen farklı hayatlar sürüyor. Kurgu açısından paralel ilerleyen iki yaşam gibi düşünün.
Samantha’nın hikâyesi, yalnızca bir sağlık çalışanının yıpratıcı günlük rutiniyle sınırlı değil. Onun asıl hikâyesi, geçmişinde gizli. Film bize bu geçmişi doğrudan anlatmasa da, Samantha’nın yüzündeki ifadelerden ve bazı sahnelerdeki kırılmalardan anlıyoruz ki, geçmişiyle barışık değil. Utandığı şeyler var. Bu yüzden ruhunda bir yara taşıyor, ama o acıyla yaşamanın bir yolunu da bulmuş. Artık bir sağlık görevlisi ve ambulansla en ağır vakalara koşuyor, ölümle her gün yüzleşiyor, başkalarının çaresizliğiyle temas ediyor. Ve evet, bu meslek onun için sadece bir iş değil, bir tür kefaret, bir tür yeniden doğuş alanı. Çünkü Samantha, geçmişte başaramadığı ya da koruyamadığı şeyleri, bugün başkalarını kurtararak telafi etmeye çalışıyor.

Film boyunca Samantha’nın zaman zaman terapiye gittiğini de görüyoruz. Bu detay çok önemli. Çünkü bu terapi sahneleri, onun sadece dış dünyayla değil, kendi iç dünyasıyla da bir mücadele içinde olduğunu gösteriyor. O, sadece başkalarını iyileştirmekle kalmıyor; aynı zamanda kendini de onarmaya çalışıyor. Bir döngüye sıkışmış gibi hissediyor belki, ama yine de o döngüde bir çıkış arıyor.
Alex’in hikâyesi ise, dışarıdan bakıldığında tam bir umutsuzluk portresi çiziyor bize. O yasa dışı işler yapan bir kaçakçı, hayatı sürekli yolda geçiyor. Her gün farklı bir adrese gidip, farklı bir paketi teslim ediyor. Ama ilginç olan şey şu: Alex ne taşıdığını genellikle bilmemekle beraber neden taşıdığını da sorgulamıyor. Talimat geliyor, o da yerine getiriyor sadece. Çünkü paraya ihtiyacı var. Bir tür otomatik pilota bağlanmış bir yaşam bu. Ama bu rutin, dışarıdan göründüğü kadar basit değildir. Çünkü Alex’in kaosu tesadüfi değil. O, sistem tarafından dışlanmış, hayal kırıklığına uğratılmış biri. Film bize onun geçmişiyle ilgili çok şey vermez ama sessizliği, yalnızlığı, ve en önemlisi tepkisizliği, aslında içinde büyük bir yorgunluk taşıdığını gösteriyor. Hayata karşı duyduğu öfke neredeyse donmuştur; ne bir isyan kalmıştır, ne de bir umut.
Ama en çarpıcı anlardan biri, Alex’in bir gün taşıdığı kasalardan birinin içinde kendi fotoğraflarını bulduğu sahne. Bu an, filmde metaforların en yoğunlaştığı yerdir. Çünkü aslında Alex tüm bu zaman boyunca kendi hayatını taşıyor. Ne olduğunu bilmeden, nereye götürüldüğünü sorgulamadan, geçmişini ve kimliğini kapalı bir kutu gibi sırtında taşıyor. Bu kutunun içindekilerle yüzleşmek, onun için hem bir kriz hem de bir farkındalık başlangıcıdır.
Bu arada Alex’in yaşadığı evren, Samantha’nınkinden çok daha parçalı ve belirsizdir. Bir anlam ya da düzen arayışı yoktur; sadece devinen bir mekanizma gibi işleyen emir–itaat ilişkisi var. Ama işin ironik yanı şu ki: Samantha’nın içinde olduğu sistem görünüşte düzenli olsa da duygusal olarak kaotik, Alex’in yaşadığı dünya ise dışarıdan kaotik görünse de aslında görünmez bir el tarafından önceden yazılmış gibi. İşte bu iki karakterin yolları, neredeyse gerçekliğin kırıldığı bir anda, tuhaf bir şekilde kesişir. Şöyle ki; birgün ikisi de kendi hayatlarında sıradan bir gün geçirmektedir. Samantha, uzun ve yorucu bir mesainin ardından evine gelir, yorgun bir şekilde televizyonu açar. Alex de başka bir yerde, başka bir rutinde, aynı şeyi yapar.
Ve o an… İkisi de ekranda birbirini görür.
Alex, televizyon ekranında bir dizinin içinde Samantha’yı izlemeye başlar. Samantha ise kendi ekranında Alex’in hayatını izlemektedir — tıpkı bir televizyon dizisi gibi. Ama burada garip olan şudur: Ne Alex ne de Samantha birer oyuncudur. Ekrandaki görüntüler sahne değil, birbirlerinin gerçek hayatıdır. Yani her biri, ötekinin yaşamını, sanki bir senaryoyla çekilmiş bir kurguymuş gibi izlemektedir.Ve işte bu noktada film gerçeklikten kopar, Ve büyük soru ortaya çıkar: Bu insanlar gerçekten yaşıyor mu, yoksa sadece yazılmış bir hikâyenin karakterleri mi? İlk başta bunun bir halüsinasyon olduğunu zannetseler de ekranın diğer ucundan birbirleriyle konuşabildiklerini fark ediyorlar. Bir noktadan sonra da birbirlerinin hayatlarına müdahale etmeye başlıyorlar. Ama tabi müdahaleleri hiçbir sonuç üretmiyor. Ne yaparlarsa yapsınlar, olan oluyor. Sanki yazılmış bir senaryo, değiştirilmesi mümkün olmayan bir kader var. Ve biz de izleyici olarak şu soruyla baş başa kalıyoruz: Eğer hayatlarımız bir döngüye sıkıştıysa, bu döngüden çıkmak mümkün mü?
Yoksa aslında yapabildiğimiz tek şey, o döngü içinde neyi seçeceğimiz mi?
Alex ve Samantha’nın yaşadıkları gerçek mi, kurgu mu belli değildir. Ama yaşadıkları hissin tanıdık olduğu çok açıktır. Boşluk, tekrar, belirsizlik, müdahale edememe hissi…İşte bu noktada film gerçekliğin sınırlarını sorgularken, aynı zamanda şunu fısıldar: Anlam, dışarıdan verilmiyorsa içeriden kurulabilir mi? Ve tam burada, filmi izlerken aklıma çok tanıdık bir hikâye geldi. Bir efsane. Ama aslında hepimizin hayatına dokunan bir efsane…
Sisifos’un hikâyesi.
Antik Yunan’da Sisifos, tanrılara kafa tutan zeki bir kraldır. Öyle ki, ölüm tanrısını bile kandırır. Ama birgün bu kibri yüzünden cezalandırılır:
Bir taşı sonsuza dek tepeye yuvarlayacak, ama her defasında taş geri düşecektir.
Yani hiçbir zaman tamamlanmayacak bir görev. Bitmeyen bir tekrar.
Ama Sisifos bıksa da usansa da taşı her gün
aynı dik tepeye itmeye devam eder.
Tabi bu öykünün üzerinden çok zaman geçti.
20.yüzyılda Albert Camus, bu efsaneye yepyeni bir anlam verdi. Ona göre Sisifos, sadece bir mitolojik karakter değil, bizim yaşamlarımızın metaforudur. Çünkü bizler de hep aynı şeyleri tekrar ediyoruz: Çalışmak, çabalamak, baştan başlamak Sürekli yeni sayfalar açmanın sıkıntısı… Ve zaman zaman şu soruyu soruyoruz: “Bunun anlamı ne?” Ama Albert Camus bu hikâyeye başka bir yerden bakar. Ona göre bu sonsuz döngü bir trajedi değil, bir uyanıştır. Çünkü Sisifos’un kaderini değiştiremeyeceği anda, taşı itmeye devam etmesi bir başkaldırıdır. Ve o başkaldırı, absürd bir dünyada anlamı bizim yaratabileceğimizi söyler.
Bize der ki:
Sisifos’u mutlu hayal etmek gerekir. Çünkü taşın düşeceğini bile bile devam etmek, kaderi değil, iradeyi seçmektir.
Camus bu döngüyü bir başkaldırı olarak görürken, bir başka düşünür, bu başkaldırının anlam arayışına dönüşmesini öneriyor: Viktor Frankl.
Nazi kampında, başta ailesi olmak üzere pek çok insanın ölümüne şahit olan Frankl, anlamı seçenlerden. “Her şeyini kaybedebilirsin. Ama geriye mutlaka bir şey kalır: Tavrını seçme özgürlüğün.” Ve şunu ekler: “İnsan acıdan değil, anlamsızlıktan kırılır.”
Modern dünyada bizim de taşlarımız var. Birçoğu görünmez zihinsel, duygusal, sosyal yükler. Kimi zaman bir “to-do list” gibi karşımıza çıkıyor — ama o liste hiç tamamlanmıyor. Çünkü üretkenlik bitmeyen bir döngüye dönüşmüş durumda. Yapmak, başarmak, ilerlemek… Durmak için bile kendimizi haklı çıkarmamız gerekiyor. Dinlenmenin bile performansa dönüştüğü bir çağda, eksik kalmamak için sürekli daha fazlasını hedefliyoruz. Ve bu yetmiyor. Kendimizi sadece işe değil, ideallere de yetiştirmek zorunda hissediyoruz. İyi bir insan, yeterince farkındalıklı, yeterince duyarlı, yeterince başarılı, yeterince sevilen olmak… Ama bu “yeterince” nin bir sonu yok. Oysaki bazı sabahlar sadece yataktan kalkabilmek bile bir direniş aslında.
Şimdi tekrar filme dönelim…
Alex’in taşıdığı kutulardan birinde, bir gün kendi fotoğraflarını bulduğu o sahneye. O ana kadar neyi, neden taşıdığını hiç sorgulamamıştı. Ama kutunun kapağını açınca, aslında hep kendi hayatını taşıdığını fark ediyor.
Ve belki de ilk kez gerçekten uyanıyor. Ve işte tam bu noktada Camus’nün söylediği o şey ışık gibi düşüyor üzerimize: “Anlam yoksa bile, yaşamaya devam etmek bir eylemdir.”
Bu söz bir umutsuzluk değil. Aksine, bir özgürlük ilanı. Çünkü hayatın anlamını dışarıda, büyük anlatılarda, hazır reçetelerde aramayı bıraktığımızda, küçük hareketler bile birer seçim hâline geliyor. Belki mesele, taşı düşürmemek değil. Zaten düşecek. Ama her düşüşte, kim olduğumuzu yeniden hatırlayabiliriz. Kendimize sormak gerek: Bu taşı neden taşıyorum? Kimin için? Ve tekrar başlayacaksam, bu sefer neyi farklı yapacağım?
Çünkü gerçek özgürlük, sonucu kontrol edemediğimiz hâllerde bile bilinçli bir adım atabilmekte saklı. 🤎
