Dışa Bakan Rüya Görür İçe Bakan Uyanır

Kendi karanlığınızla yüzleşmeye cesaretiniz var mı? Varsa bunu kendinize yüksek sesle söyleyebiliyor musunuz? Söyleyemiyorsanız, bunun size çok ağır bir bedel ödeteceğini biliyor musunuz?

Bu ürkütücü sorulardan sonra şimdi gelelim bugünün konusuna…

Bugün “Dışa Bakan Rüya Görür İçe bakan Uyanır” kitabından, Siyah Kuğu isimli bir filmden ve bir de “Gölge” arketipinden bahsedeceğim.

Gölge arketipi de ne ola ki, dediğinizi duyar gibiyim. Merak etmeyin çok detaylı bir şekilde açıklayacağım. Ve aslında bu kavrama ne kadar aşina olduğunuzu ve yalnız olmadığınızı fark edeceksiniz.

Ama önce neden bu temaları seçtiğimi açıklamak için “maskelerimizi ve dezenfektanlarımızı alıp hep birlikte “2020’nin Mart ayına gidelim istiyorum
Biliyorum, gitmek istediğiniz en son tarih 2020 ama nasıl bir savaştan sağ kaldığımızı hatırlamakta fayda var.”diye düşünüyorum.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)11 Mart 2020’de Kovid-19’u “küresel pandemi” ilan etti.

Ve o tarihten sonra hepimiz, günlerce, aylarca ve tüm yıl boyunca bir fırtınanın içinde savrulduk.

Şimdi, hiçbirimiz fırtınadan önceki kişiler değiliz.

Neden?

Çünkü evlere kapandık.
Ve bu süreçte alışkanlıklarımız değişti,
tükettiklerimiz değişti, tüketimde önceliklerimiz değişti.

Beslenme ve sağlık konusunda duyduğumuz endişe ve onun sebep olduğu anksiyete krizlerimiz bizi en ilkel versiyonumuza dönüştürdü.

O döneme dair hiç unutamadığım bir haber var.

Pandemi yasaklarının başlayacağına dair söylentilerin yayılması üzerine herkes marketlere konuşuyor, deli gibi alışveriş yapıyor. Her şeyden 3er5er tane alıyorlar, başkalarının da o şeye ihtiyaç duyup duymayacağını hiç umursamadan.

O esnada 4 çocuk sahibi bir kadın da en küçük bebeğine bez almak için birkaç markete gidiyor ve en son gittiği markette de bebek bezi bulamayınca yere çöküp ağlamaya başlıyor.

Ve diyor ki; benim diğerleri gibi 20 bez birden alacak param yoksa ben bebeğimin altını nasıl değiştirebilirim?

Bu ve buna benzer haberler beni aşırı derece üzmüştü.

Çünkü o süreç dünya genelinde bir salgındı ama bu, alım gücü düşük seviyede olan insanların daha çok etkilendiği gerçeğini değiştirmemişti.

İHTİYAÇLAR HİYERARŞİSİ

Ve bir de 2020’de yaşadığımız o sağlık ve beslenme korkusu yüzünden düştüğümüz durum, aslında Amerikalı psikolog Abraham Maslow tarafından taaa 1943 yılında o meşhur “İhtiyaçlar Piramidi’nde resmedilmişti.

Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Nedir? - PDR Nedir?
O piramide göre; Maslow, insanın gereksinimlerini şöyle grupluyor:

* Birincisi piramidin en altında yer alan Fizyolojik gereksinimlerdi. Ve bunun içinde beslenme, sağlık, barınma ihtiyaçları vardı. Ki düştüğümüz seviye buydu.

* İkincisi  Güvenlik gereksinimiydi, yani iş, maddi gelir, mülkiyet güvenliği gibi şeylerdi.

* Üçüncüsü ait olma ve sevgi gereksinimiydi. Mesela bir aileye ve arkadaşa sahip olma ihtiyacımız bu seviyeyi oluşturuyor.

* Dördüncüsü “saygınlık gereksinimi” . Bu aşamada da “başkalarına saygı duymak, başkaları tarafından saygı duyulan biri olma ihtiyacı” kastediliyor.

* Beşincisi en son seviye olan; “Kendini gerçekleştirme gereksinimi”

Yani ancak ilk dört aşamayı hallettikten sonra ulaşabileceğimiz olgunluk seviyesi.

İşte biz bu piramitteki en alt kısmı yaşadık. Ve o seviyeye düştüğümüzde ne kadar bencilleşebildiğimizi, en karanlık yanlarımızı, korkularımızın bizi ne hale getirebileceğini gördük.

O dönemi ve o dönemde yaptığımız stok alışverişini özetleyen şöyle bir söz var;

” Daha fazlasının her zaman daha iyi olduğu bu sistemde asla yeterince iyisine sahip olamazsınız.”

Bence o istif dönemini anlatan daha iyi bir cümle olamazdı.

Bir de bir not düşmek istiyorum. Geçenlerde bir yerde karşıma çıktı. Bu Kovid 19 gibi salgınların yaşandığı ve ya ekonominin kötüye gittiği yani alım gücünün düştüğü dönemlerde raflarda üç gün üst üste aynı fiyat etiketini göremeyen tüketicilerin korkuya kapılıp yaptığı alışverişe “Panik Alışverişi ” diyorlar.

Bu da yeni bir trendmiş.

Bunu da belirttiğime göre podcastin asıl konusuna geçebiliriz.

Dışa Bakan Rüya Görür İçe Bakan Uyanır

“Kendi içine bakmaya cesareti olmayan herkesin yaşamı bulanıktır.”

Bu alıntı bir çırpıda okuyabileceğiniz ama etkisini bir çırpıda atamayacağınız bir kitabı ait: Dışa Bakan Rüya Görür İçe Bakan Uyanır

Oldukça kısa olan bu kitap @destekyayınlarının “felsefe” serisinden biri aslında. Daha öncesinde aynı seriden “Epiktetos” u da okumuştum ama bu kitaptaki kadar farkında değildim ne okuduğumun.

Sanırım pandemi döneminde okumamdan kaynaklanıyor.

Kitap ne anlatıyor, şimdi biraz bundan bahsedeyim.

Psikanalizin en tartışmalı ismi olan Carl Gustav Jung’un hayatından, dönüm noktalarından ve çalışmalarından bahsediyor.

Kitabı okurken, hem ortaya koyduğu çalışmalarla hala adından söz ettiren bir ruh analistinin yaşamını hem de kurduğu psikoloji ekolünü ve psikoloji alanına kazandırdığı çalışmaları öğreniyorsunuz.

Bilmeyenler için “psikanaliz terimi” , “ruh çözümlemesi” anlamına geliyor. 19. yüzyılın sonlarına doğru geliştirilen ve insanın ruhsal süreçlerini anlamak için kullanılan bir tedavi yöntemidir. Özünde insanı sadece tedavi etmeyi değil; onu anlamayı da kendisine amaç edinmiş bir sistemdir.

jUNG kİMDİR?

Jung İsviçreli bir papazın ve dindar bir annenin oğlu olarak dünyaya geliyor. Hatta amcası ve dayısı da rahip. Üstelik anne babası mutsuz bir ilişki yaşamakta.

Üç yaşındayken annesi muhtemelen ruhsal sorunlardan kaynaklanan bir hastalık nedeniyle birkaç ay hastanede kalıyor. Ve ona bu dönemde hizmetçileri bakıyor.

Annesiyle yaşadığı bu kopukluk onu tüm yaşamı boyunca etkiliyor ve içe dönük bir kişilik geliştirmesine yol açıyor.

Bir süre sonra kız kardeşi dünyaya geliyor ve Jung okula başlıyor. Ama burada hissettiği yalnızlık duygusu daha da artıyor.

Bir gün öğretmeni tarafından “yazdığı kompozisyonu başkasından çaldığı suçlamasıyla” çok ağır bir travma yaşıyor. Bunun sonucunda da bayılma nöbetleri başlıyor ve bir süre okula gidemiyor.

“Issız yerlerde kendin için bir alem ol.”

Okuldan uzak kaldığı bu dönemde kendini gerçekler aleminden alıp başka bir aleme geçiyor. Kendi düşünceleri ile baş başa kalıyor, hayallere dalıyor, ormanlarda geziyor ve kendi yarattığı gizli dünyada yaşıyor. Bu dünyada kendini yalnız hissetmeyeceği çeşitli ritüeller icat etmeye başlıyor.

Jung’un hayatının bu evresi bana Montaigne’in denemelerindeki şu cümleyi hatırlattı; “Issız yerlerde kendin için bir alem ol.”

Yani Jung kendi içine çevrilebilen bir ruhu olduğunu ve onunla yoldaş olabileceğini fark ediyor.

Bu yüzden yalnızlığından korkmuyor ve onunla bir anlaşmaya varabilmek için gece gündüz okumaya, gördüğü rüyaları düşünmeye ve en çok rüyalar yoluyla kendini keşfetmeye devam ediyor.

Henüz daha 10 yaşındayken tahtadan 5 santimetrelik bir insan figürü oyuyor ve onu herkesten saklayıp yalnızken onunla konuşuyor, hatta ona şifreli mektuplar yazıyor.

Sonra kendi içinde 2. bir kişinin de yaşadığını fark ediyor.

Hayır delirmemiş arkadaşlar, korkmayın 🙂

Adam sadece ilerleyen yıllarda üzerine birçok çalışma yapacağı ” rüyalar ve insanın karanlık yanlarına” dair uzun uzun düşündüğü ve biraz da mistik olan bir süreç geçiriyor aslında.

BABASI İLE OLAN İLİŞKİSİ

Jung’dan bahsederken babası ile olan ilişkisini es geçmek olmaz. Çünkü o ergenlik döneminin en gerilimli çatışmasını papaz olan babası ile yaşıyor. Neden? E çünkü Babasının dinsel yaklaşımı onu rahatsız ediyor.

Jung’un ona sorduğu sorular sürekli hararetli tartışmalara dönüşüyor ve sonunda babası ısrarla ondan düşünmemesini ve sadece inanmasını istiyor.

Jung ise hep buna itiraz ediyor

çünkü o “insan körükörüne inanmamalı, deneyimleyerek bilmeli ve kararı insanın kendisi vermeli” şeklinde düşünüyordu.

O günlerde çılgınlar gibi kitap okuyordu ve okuduğu her kitapla ufku genişliyor, ve cevabını arayacağı SORULAR çoğalıyordu.

Babasından alamadığı yanıtları felsefe kitaplarında bulmaya çalışması onun “insanların dünyasına daha mesafeli durmasına “ ve “tanrının sınırsız dünyasına daha çok itilmesine” sebep oluyor.

1900leri Jung artık bir tıp öğrencisi oluyor.

Ve öğrenciliğinin ilk yıllarında bir gün babasının ölüm haberini alıyor, ki bu haberi verdikten bir süre sonra annesi Jung’a
babasının ölümünün ardından “ senin için doğru bir zamanda öldü.” diyor.

Çünkü; babasıyla arasındaki o beceriksiz dil ve babasından alamadığı yanıtlar kendi içinde bir düşünce ve yalnızlık savaşına dönüşüyordu. Bu yüzden bu haber bir nevi o yaşadığı çatışmanın sona erdiğinin habercisiydi.

Ve gerçekten de babasının ölümü, onun üzerinde özgürleştirici bir his yaratıyor ve Jung daha konuşkan ve daha fark edilen biri haline geliyor.

JUNG’UN PSİKOLOJİYE ADIM ATMASI

Bu arada; felsefe ve psikolojiye ilgisi olmasına rağmen tıp okumasının sebebi, o dönemlerde psikolojinin henüz bir bilim olarak Kabul edilmemesiydi.

Hatta psikiyatri hor görülen bir alandı ve o dönemde akıl hastalığı demek umutsuzluk demekti.

Ama bir gün Krafft Ebing’e ait bir kitap okuyor ve kendisini giderek saran bir heyecanla ne yapması gerektiğini keşfediyor.

Çünkü elindeki kitap şizofreniye ya da manik depresif gibi hastalıkları akıl hastalığı olarak görmüyor sadece bir kişilik bozukluğu olarak tanımlıyordu. Bundan çok etkilenen Jung Tıp Fakültesi’nden mezun olmasına yakın bir tarihte, artık doğasına hizmet edecek alanın psikiyatri olduğuna karar veriyor.

Ve bu süreçte parapsikoloji, rüyalar, insan ruhu ve hipnoz ya da transa geçme gibi konularla alakalı çoğu kez tartışmalara sebep olan pek çok sunum yapıp çalışmalar ortaya koyuyor.

Jung’u diğerlerinden ayıran en büyük özellik onun “kendini keşfetmek için önce karanlık yanlarıyla yüzleşmeye olan cesaretiydi. O insanın ancak kendi gerçekliğini takip ederek bir bütün olabileceğine inanıyordu. Ve çalışmalarında da en çok bunu vurguladı.

İşte podcastin başında “karanlık yanlarınızla yüzleşebiliyor musunuz diye sormamın sebebi buydu.

Yani kendi içimize bakmaya cesaretimiz olmazsa, yaşamamız “bulanık bir suya benzer “

ve bu bulanıklık bütün bir dünyayı bulandırır. Her bir bireyin yaşamının bulanıklaşması toplumun da bundan etkilenmesine sebep olur ve bunun sonucu, “bireysel yaşantılarla kıyaslanırsa” çok daha yıkıcı olur.

JUNG VE FREUD

Tıp diplomasını aldıktan sonra Jung’un “insanın düşünce yapısına olan ilgisi, ” doğal olarak onu Freud’la bir araya getirir

Yani baba ve oğul yan yana gelir

Baba ve oğul diyorum; çünkü Otuz bir yaşındaki Jung için Freud, yalnızca saygın bir meslektaş değil, kalbini ve zihnini açabileceği bir baba figürüydü. Freud’a göre de Jung, enerjikti ve psikoanalitik hareket için heyecan verici mükemmel bir adaydı.

Ve söylentiye göre ilk bir araya geldiklerinde 13 saat boyunca karşılıklı tartışmışlar.

Jung kısa süre sonra Freud’un yakın arkadaşı oluyor ve Clark Üniversitesi’nde ders vermeye giderken de ona eşlik ediyor.

Bu uzun dostluk yolculuğu sırasında Jung, Freud’un” kişiliğin doğası üzerine farklı görüşlere” karşı ne kadar tahammülsüz olduğunu fark ediyor. Ve arkadaşlıklarını bitirme kararı alıyor. Ama Freud’a duyduğu saygı hayatının son anına kadar da devam ediyor.

Hatta bununla alakalı bbc nin bir röportajı var. Ona bakmanızı tavsiye ederim.

Black Swan (2010) Eleştiri

ARKETİPLER VE SİYAH KUĞU

Gelelim Gölge arketipi ve SiyahKuğu filmine….

Jung’un çocukluk döneminde, içinde “2. bir kişinin de yaşadığını” keşfettiğini söylemiştik. İşte onun bu keşfi yıllar sonra “İnsanın 4 arketipi olarak” karşımıza çıkıyor.

Jung’a göre insanın sahip olduğu 4 temel arketip var. Ve bunlar; persona, anima-animus, gölge ve ben (Self)dir.

Birincisi yani Persona Kendimizi topluma istediğimiz biçimde sunmamız yani maske takmamızın bir diğer adıdır aslında.

2. Anima-Animus arketipi. Bu düşünceye göre anima erkeklerdeki dişilik özelliğini, animus ise kadınlardaki erkeksiliği ortaya koyar.

3. bu podcastin başında bahsettiğimiz ve sizin de aslında aşina olduğunuz Gölge arketipi.

Kişinin içindeki karanlık ve uzlaşmaz tarafları temsil eder.İnsan,içinde sakladığı bu karanlıkla çoğu zaman çatışma halindedir.

Ve Jung; insanın ancak karanlık dediği bu gölge ile yüzleşirse ve onunla uzlaşırsa kendini gerçekleştireceğine inanıyor.

YILAN MOTİFİ

Bu gölge kavramı birçok yerde hayvan motifleriyle ifadeye dökülmüştür. Mesela okuyanların muhtemelen aklında kalmıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi’nin Rüyaları ve hatta Huzur kitabında da yılan motifi kullanılmıştı.

Ve son olarak bu arketiplerden yoğun izler taşıyan hatta bildiğiniz bu konu için çekilmiş bir film var.

O da Siyah Kuğu (Black Swan).

Filmde New York’ta yaşayan Nina başarılı genç bir balerin görüyoruz. Ve Nina hayatının tamamını kapsayan bir dans tutkusuna sahip.

Ama aşırı kuralcı ve mükemmelliyetçi olan annesiyle nevrotik bir ilişkisi yaşamakta. Filmde baba figürünü hiçbir şekilde görmüyoruz.

Annesi kendi başarısızlıklarını kızının hayatına müdahale ederek telafi etmeye çalışan, o kadar takıntılı ve baskıcı biridir ki, Nina’nın arkadaş seçimlerine bile müdahale ediyor.

Ve Nina genç bir kadın olmasına rağmen odası hala oyucaklarla dolu ve bu yüzden kız öz bakım becerilerinden yoksun.

Bir gün “Kuğu Gölü” adında bir oyuna dansçı arandığını öğreniyor. Ama oyunda hem beyaz hem de siyah kuğuyu canlandırması gerekiyor.

Ve annesinin takıntıları, baskı ve müdahalelerinden dolayı anksiyete krizleri yaşayan Nina, ne yaparsa yapsın içindeki siyah kuğuyu sahnede ortaya çıkaramıyordur. Tıpkı gerçek hayatında, asıl benliğini ortaya çıkaramadığı gibi.

Ama anksiyete krizlerinin giderek artması, içindeki Siyah Kuğuyu ortaya çıkarma arzusu ve tabi bir de işin içine rekabet, hırs ve tutku gibi güçlü etkileri olan duygular girince, Nina kendi karanlık tarafıyla yüzleşiyor ve her yeni adımda hem içindeki “gerçek tarafı”, hem de oyundaki “o siyah kuğuyu” gün yüzüne çıkarmaya başlıyor.

ARKETİPLER…

Ve filmin senaristi bu süreci Jung’ın 4 arketipine değinerek izleyiciye yansıtıyor.

Mesela, Nina’nın annesinin baskısından dolayı topluma yansıttığı hali bir nevi maske dediğimiz “persona” arketipini simgeliyor.

Daha sonra filmin ilerleyen kısımlarında, Nina siyah kuğu’ya ulaşma adına gösterdiği “hırs ve çaba” ile gölgesini tanımaya başlıyor. Yani karanlık yanını. Hatta sadist ve mazoşist eğilimlerle saldırganlığını ortaya çıkarıyor.

Sonrasında sahnede Nina’nın Lilly adında başka bir kızla ilişkiye girme hayalini görüyoruz. Bu da kadınlardaki erkeksilik dediğimiz “animus” arketipini simgeliyor.

Sona yaklaştığında tüm arketipler bir araya gelir ve kendini gerçekleştirme noktasında birleşir.

Ve Nina, nihai hedefine ulaşarak “olmak ya da oluşmak istediği” o benliğe kavuşuyor ve mükemmelliğini had safhaya çıkararak o hikayedeki kuğu gibi yaşamına son veriyor.

…..

Diyorum ve bu yazıyı burada bitiriyorum.

“Dışa bakan rüya görür içe bakan uyanır” isimli bu podcasti beğendiyseniz
@tastimcemberimden isimli instagram hesabımdan yorum bırakabilir ve önerilerde bulunabilirsiniz.

Görüşmek üzere, kendinize iyi bakın!

More from tastimcemberimden

Kelimelerle Nice Senelere !

Merhaba ! 🍁Sevgili Hasan Ali Toptaş şöyle diyor Gölgesizler kitabında: “ O...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

twelve − five =