Yaşam ile Ölüm, Darbe ile Ödül Arasında

Güzel günler, bizi bekler. Eyvallah dersin, olur biter.

Demişti Mazhar Alanson, Her şey Çok Güzel Olacak filminde. İnanmak zor, biliyorum. Çünkü ben de inanmamıştım. O otel odasından sağ salim çıkabileceğime, yeniden hayatın içine karışabileceğime, kitaplarıma, şehrimin sokaklarına dönebileceğime, neşeyle şarkılar söyleyebileceğime, o çok sevdiğim elleri bir daha tutabileceğime, umutlu olabileceğime inanmamıştım işte! Ama işte yaşıyorum, buradayım yeniden, aranızdayım…

Hafızalara acıyla, kanla, korkuyla kazınan o malum 15 Temmuz gecesi Ankara’da TRT’nin Arı stüdyosundaydık. Sosyal Ayraçlar isimli sitemizin ödülünü almak üzere geldiğimiz Geleceğin İletişimcileri yarışmasında her şeyden habersiz sahneye çıkacağımız anı bekliyorduk. Ara ara sanatçıların çıkıp eğlendirmeye çalıştığı biz ve diğer izleyiciler, klimasız salonda, sahnenin kırmızı spotları yüzümüzü yakarken sıcaktan bunalıma girmiştik adeta. Malum canlı yayında olduğumuz için dışarı da çıkamıyorduk, bu da cabasıydı! Her neyse… Saatler ilerlemeye başlamış ve katılımcıların çoğu hemen hemen ödüllerini almıştı. Biz adımızın okunacağı sahneye bakarken diğer yandan koltuktan koltuğa yayılan fısıldaşmalara kulak kabartıyorduk. Bir şeyler oluyordu, anlam veremediğimiz.  ‘Boğaz köprüsü trafiğe kapatılmış. ‘ ‘Ortalık karıştı gene.’ Buraya da sıçrar mı acaba? ‘ gibi parça parça duyduğumuz kelimeleri, cümleleri birleştirmeye çalışıyor bir yandan da diken üstünde bekliyorduk. 3.lük ödülünü almak üzere sahneye çıktığımızda ise her şeyi olmasa da bir şeyi anlamıştık. Ortalık fena halde karışmış ve biz olayın merkezindeydik. Çünkü ödülü kaldırdığımızda karşımızda sadece hızlıca boşalan koltuklar, can havliyle kaçışan insanlar vardı. Kimin aklına gelir, yıl 2016 ve DARBE oluyordu!

Sahneden apar topar inip, stüdyonun önündeki kalabalığa karıştık. Herkes bir yandan duyduklarının gerçek olup olmadığına inanmaya çalışıyor, bir yandan da sevdiklerini arıyordu. Kimi de TRT’nin bizler için ayarladığı Maltepe’deki İçkale oteli’ne giden servislere doluşuyordu. Can pazarı! Biz de üniversiteden yakın dostumuz olan Ali’nin arabasıyla otele doğru yola çıktık. Berbat trafiği ve stüdyoyu geride bırakıp nihayet otele vardık. Ve lobiye girdiğimizde herkesin gözü  biraz önce kaçarak uzaklaştığımız TRT’nin, yutkuna yutkuna konuşan spikerine takılmıştı. Tijen Karaş’ın Darbe Bildirisi okuyan titrek sesi ve bizim her kelimeyle gittikçe büyüyen gözlerimiz, çöken omuzlarımız, ne yapacağız’la başlayan ve sonu gelmeyen binlerce soru… O gece hem çatışma seslerinden hem de durmadan kalkan uçakların gürültüsünden korktuğumuz için, otelin koridorlarında ellerimizde telefonlarımızla bekledik. Gelen her sesle yerimizden sıçrıyor, ölümü bekliyor gibi öyle umutsuz bekliyorduk.Ve güneşin doğmasıyla her şeyin yoluna gireceğine o kadar inandırmıştık ki kendimizi, nihayet  6:45 te seslerin azalmasıyla uyuyakaldık.

Uyandığımızdan itibaren herşey çok hızlı ilerledi. Alelacele kahvaltı yapışımız, alelacele oteli terkedip Aşti’ye gidişimiz ve son olarak soluğu Kayseri’de alışımız…

Şimdi evimdeyim. Daha mı iyiyim, hayır değilim. Çünkü, İstanbul’da yaşadığımız yıllarda da, birçok insan gibi hem 17 Ağustos depremini hem konsolosluğun patlatılmasının etkilerini bizzat yaşayanlardan biriyim. Bu yüzden hemen iyi olmayacağım. İyi günlere inanmayacağım, bir süre. Ama geçecek, bunu da biliyorum. Fakat inanın, bunu bilmenin rahatlığıyla geçirilen günler olmayacak bu bahsettiğim süreç. Daha sancılı olacak.

İçimi dökmeye devam etsem bu yazı böyle uzar gider. En iyisi baştaki dilekle sonlandırmak.

“Güzel günler, bizi bekler. Eyvallah dersin, olur biter.” ??

  • Ve minik bir not: O gece, stüdyoda, olacaklardan habersiz halimizle çekildiğimiz birkaç fotoğraftan en elle tutulur olanını affınıza sığınarak paylaşmak istedim. 

Daha iyi hissedene dek hoşçakalın ! ✨

 

 

Yazar

fatmaadmis@gmail.com
Selam, ben Fatma, Halkla İlişkiler ve Reklam bölümü doktora öğrencisiyim. Aynı zamanda kreatif bir tasarım ajansında Dijital PR Danışmanı ve İçerik Üretici olarak çalışıyorum. Blog dünyasındaki 9.yılım. Hep şuna inandım. Hepimiz dünyaya geldiğimizde aslında bir çemberin içine doğuyoruz. Ve büyüyüp yaş aldıkça, bir şeyleri anlamlandırmaya başlayınca o çemberin içinden dışarı taşmaya çalışıyoruz. Tabi bunu yaparken çeşitli zorluklarla karşılaşıyor, bazı yokuşlardan yukarı tırmanmaya çalışıyoruz. O esnada bazı insanlar zorlandığımızı görünce "gel, bir de bu yolu dene." diyorlar. Halbuki gösterdikleri yol onların yolu, bizim değil. O yüzden diyorum ki yokuşlarımız yalnızca bizi alakadar eder. Çünkü çemberimizden ancak bu şekilde taşabiliriz. Burada bana ilham veren kişilerin öykülerini, okuduğum kitapları, izlediğim film ya da belgeselleri yani beni çemberimden taşıran şeyleri paylaşıyorum. Eğer sen de ilhamını bulmak ve çemberinden dışarı taşmak istiyorsan bu öğrenme yolculuğunda bana eşlik edebilirsin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ya Sonraki Ağustos ?

14 Ağustos 2016