Kabuk Adam

“Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı.”

Merhaba sevgili okur;

Yukarıdaki alıntı, bir ay önce bitirdiğim, ama hala ara sıra altını çizdiğim yerlerini okumak için tekrar tekrar elime aldığım kitabın,” Beni oku” diye bağıran enfes giriş cümlesi. Aslı Erdoğan’ın KABUK ADAM’ı…

Daha önce hiç Aslı Erdoğan kitabı okumamıştım ve yine daha önce hiç bir kitabı sırf ismini beğendiğim için satın almamıştım. Kabuk Adam bu saydıklarımın ilki oldu yani. Bilmiyorum sebebini ama kitabı okuyup bitirdikten sonra hissettiğim şey çok tuhaftı. Hani böyle kimsenin bilmediği bir şeyi bildiğinizi zannedersiniz ve ayıplanmaktan, anlaşılamamaktan dolayı onu herkesten saklama gereği duyarsınız ya… Sanki anlatırsanız yadırganırsınız veya o şeyin büyüsü bozulurmuş gibi gelir. Ama işin sonunda aynı şeyi birinin daha bildiğini, aynı hisleri bir başkasının da hissettiğini öğrenince o sırrın ağırlığından kurtulur, tek olmadığınızı hissedip hafiflersiniz. Tam olarak anlatamıyorum ama kitabı okuduğum süre boyunca hissettiğim buna benzer bir şeydi.

Şimdi gelelim, bir çok duyguyu bir arada hissettiren o sarsıcı hikayenin konusuna ve benim aklımda kalan detaylarına…

Öyküyü, kitabın ismini taşıyan Kabuk Adam anlatmıyor bir kere, bunu başta belirteyim. Ve ne tuhaftır ki hakkında çok az bilgi verilmesine rağmen aklınızda en çok o kalıyor. (Hatta öyle ki, Kabuk Adam’ın ellerini omzunuzda hissediyorsunuz.)

Hikayeyi en iyi okulların diplomalarını üst üste koyan ve Avrupa’nın en ünlü nükleer fizik laboratuvarlarından birinde çalışan Türk fizikçi bir kadının ağzından dinliyoruz. Henüz 25 yaşında olmasına rağmen dev fizik laboratuvarında tez olanağı elde eden, aynı zamanda edebiyat dergilerinde öyküler yazan, resimler çizen, güzel içip güzel dans eden, zamanında bale ile de uğraşmış fazlasıyla çok yönlü bu kadın yüce bir gönüllülük ile kendisini şöyle tanıtıyor bize;

“Oysa gerçekte ben, bunalımdan bir türlü kurtulamayan, hiçbir düşünceye inanca ya da insana bağlanamayan, sürekli huzursuz, karamsar ve yalnız biriydim…. Hepsinden önemlisi ölüme hazırlanan yaşlı bir kadın kadar umutsuz ve kırgındım. ”

İşte ölüm fikrini oldukça genç bir yaşta ve attığı her adımda yanında taşıyan bu kadın bir grup fizikçiyle (kariyer uğruna tüm benliklerini gözden çıkaran, hırslı, paranoyak, cinsel doyumsuzlukla boğuşan bir ekip ) birlikte Karayiplerde, çeşitli fizik çalışmalarının yapıldığı, bitmek bilmeyen seminerlerin düzenlendiği, hava sıcaklığının gölgede 35 derece olduğu, St. Croix adında bir adaya gider.

Ve burada, 8 saat süren seminerlerden arta kalan zamanların birinde, okyanustan topladığı kabukları turistlere satan “Kabuk Adam Tony” ile tanışır. Oldukça zayıf, çelimsiz ve vücudunda kocaman bir yara taşıyan bu siyahi adam, gettoda büyümüş, geçmişte bir katil, bir uyuşturucu satıcısı yani yasadışı bir karakterdir. Fakat sayılan sebeplerin hiçbiri aralarında yeşeren aşka engel değildir. Çünkü, işin gerçeği görünenden çok farklıdır. Ana karakter, bir çok insanın imrendiği çok yönlü çok yetenekli ve çok güzel bir kadın olarak görülüp, esasında kendini hiç bir yere ait hissetmeyen, intihar etme düşüncesini aklından atamayan, içten içe yalnızlıkla boğuşup kimseye inanmayan, toplumun öğretilerine baş kaldıran bir kadındır. Kabuk Adam ise, kimsenin güvenmeyeceği yasadışı bir karakter olarak sunulan, fakat gerçekte, kabuklarını sıyırdığında gerçek bir aşık, bizimkinden kat be kat büyük bir ruh, yani gerçek bir insandır.

İki karakter de işte böylesine büyük zıtlıklarla birbirinin karşısına geçer. İntihara karşı hayata tutunma, korku karşısında cesaret, güvensizlik karşısında gözü kapalı bir teslimiyet… Fakat ana karakter, Kabuk Adam’ın o büyülü, çıkarsız aşkına her ne kadar kaptırsa da kendini, yalnızlık ve korku hissini içinden bir türlü atamaz. Ve bu iki his, Tony’ye duyduğu aşkı bile alt edecek kadar büyür. Bir süre sonra başından beri söylediği şeyde haklı çıkar ana karakter. ” Hiçbir zaman sonuna kadar gidemeyeceğim.” der ve o adada birçok kişiye göre bir başkaldırı bile denebilecek bu ilişkiyi sürdüremez.

Yarım kalmışlık hissini, birini yarı yolda bırakmak ile onu katletmenin birbirinden çok ta farklı şeyler olmadığını, aşkın cinselliğe bulaşmadan da  yaşanabilip, dokunmadan da iliklerine kadar hissedilebileceğini klasik bir yol kullanarak anlatmayan ve anlattığını bir sona bağlamadan yine de sizi kendine bağlamayı başaran bir başyapıt… Hatta bir tutunamama eseri…

 

Kalbe dokunan alıntılar;

“Her insanın, gün gelip de düşüp parçalanmaktan kendinin güçlükle alıkoyduğu bir uçurumu vardır.”

 

“Korkmadığını söylediğin şeylerden korktuğuna eminim. İstemediğini söylediğin şeyleri de çok istiyorsun. Umutsuzluk değil seninki, sadece bıkkınlık. Yaşayan herkesin umudu vardır.”

 

“Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.’‘

 

“Geçmişimi kusmaktan ve acılarım için başkalarından teselli beklemekten vazgeçeli uzun zaman oluyordu.”

 

“Hepimiz okyanusun sonsuzluğunda kaybolmuş yapayalnız adacıklardık; sınırlarımızı aşıp bir başkasına dokunabilmemiz, bir yanılsamaydı yalnızca.”

More from tastimcemberimden

UNDP Türkiye’den Çocuklara Hediye!

Selam arkadaşlar, Son birkaç yıldır birçok PR ve diğer iletişim uzmanlarının, iklim...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

twelve + thirteen =