Hüznü Sevdiren Fotoğraf Albümleri

     lşlş

     Bilir misiniz ‘Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?’ adlı oyunu? Her eserinde olduğu gibi ince esprilerin sıkça yer aldığı ve her cümlesinin birbirinden anlamlı olduğu , Yılmaz Erdoğan’ın tartışmasız en büyük şaheserlerinden biri.

Şimdi nereden geldi aklıma birden bire . Hemen anlatayım…

Eski fotoğrafları biriktiren bir tanıdığım vardı. Hem biriktirmekten zevk duyan hem de açıp baktıkça, kendine işkence yaparcasına hüzünlenen biri. Onu görmeye her gidişimde, günün sonunda, yada laf yerindeyse adeta günü tamamlarcasına, içinde en az bin tane fotoğrafın olduğu albümünü getirip koyardı önüme. Ben de geçmiş zamana yolculuk yaparcasına fotoğrafların içinde kaybolup giderdim her seferinde. Çünkü gösterdiği hemen her fotoğrafın mutlaka bir öyküsü vardı. Tıpkı benim sahaflardan aldığım, içinde kimin yazdığını bilmediğim notların olduğu ikinci el kitaplarım gibi. Bir yandan tanımadığım suratlara bakıp bir yandan öykülerini merakla dinleyip, yaşadıklarını kafamda bir yapbozun parçalarını tamamlarcasına yerleştirmeye çalışırdım. Sonra aklıma Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü? adlı oyun gelirdi. Ve beni derinden etkileyen o cümle: ‘Sonra benim yaşıma gelince yani, birden mezarlığa dönüşür fotoğraf albümleri.’

Öyle midir sahiden? Gerçi öyle olmasa binbir heyecanla çektirdiği anları, elleri titreyerek, gözlerinde elindeki fotoğrafın neşesinden çok uzak bir edayla gösterir miydi? Sanmıyorum.

Akıp giden zaman, hep yanında olacağını sandığı kişileri ondan birer birer alıp, onların yerine tebessümlerinin hala sıcacık durduğu sevgiyle bakan fotoğrafları bırakınca , o da biriktirmeye başlamış. Ve biriktirdiklerine baktıkça hem yaralar açmış içinde hem de aynı yaraya merhem sürer olmuş.

Şimdi ben de ne zaman sevdiğim insanlarla bir araya gelsem, yaşadığım o keyifli anların bir gün hafızamdan silinip gideceğini düşünüp telaşa kapılıyor ve hemen fotoğraf makinamı elime alıyorum. Yaşadıklarımı birer birer saklıyorum, baktıkça hüzünleneceğimi bildiğim halde.

Hem zaten fotoğraf biriktirmeyi sevmek , aslında hüzünlenmekle de aynı anlama gelmiyor mu ? Bunu kabulleniyor, hüznü de seviyorum.

Yazar

fatmaadmis@gmail.com
Selam, ben Fatma, Halkla İlişkiler ve Reklam bölümü doktora öğrencisiyim. Aynı zamanda kreatif bir tasarım ajansında Dijital PR Danışmanı ve İçerik Üretici olarak çalışıyorum. Blog dünyasındaki 9.yılım. Hep şuna inandım. Hepimiz dünyaya geldiğimizde aslında bir çemberin içine doğuyoruz. Ve büyüyüp yaş aldıkça, bir şeyleri anlamlandırmaya başlayınca o çemberin içinden dışarı taşmaya çalışıyoruz. Tabi bunu yaparken çeşitli zorluklarla karşılaşıyor, bazı yokuşlardan yukarı tırmanmaya çalışıyoruz. O esnada bazı insanlar zorlandığımızı görünce "gel, bir de bu yolu dene." diyorlar. Halbuki gösterdikleri yol onların yolu, bizim değil. O yüzden diyorum ki yokuşlarımız yalnızca bizi alakadar eder. Çünkü çemberimizden ancak bu şekilde taşabiliriz. Burada bana ilham veren kişilerin öykülerini, okuduğum kitapları, izlediğim film ya da belgeselleri yani beni çemberimden taşıran şeyleri paylaşıyorum. Eğer sen de ilhamını bulmak ve çemberinden dışarı taşmak istiyorsan bu öğrenme yolculuğunda bana eşlik edebilirsin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çoğumuzun Hikayesi

14 Ocak 2014

Başucumdaki Dostlar

27 Ocak 2014