Gitmenin Eylem Hali

tumblr_le2iwcAEST1qetbhho1_500

Niye bilmiyorum gecenin şu saatinde Eylem düştü aklıma. İsminin anlamını harfi harfine üzerinde taşıyan, kıpır kıpır, çıkabilecek herhangi bir olayın bir anda merkezi olmaya hazır bir kız. Ve onun yatağıma vuran sokak lambasının ışığı kadar, ay kadar, gök kadar gerçek öyküsü…

Üniversitenin ilk yılıydı. Geçen her gün, fırından yeni çıkmış ekmek kadar tazeydi. Fakülteye resmen uçarak gidiyor, düzenlenen konferanslara, ayda bir iki kez de olsa tiyatro ya da sinemaya gitmeye özen gösteriyordum. Yoruluyordum falan ama olsun diyordum. Sanki günlerin en kullanılmamışı benim payıma düşmüş te hakkını vermem gerekiyormuş gibiydi.

Gelgelelim eve. Öğrenci evi de olsa , ev kavramının kutsallığını göz ardı edemem hiçbir zaman. Çünkü nasıl ki bir baba kapıda ayakkabılarını çıkarır gibi , tüm iş stresini orada bırakıp giriyorsa evine ben de tüm yorgunluğumu evimde atıyordum. Ve huzur saatleri başlıyordu benim için.

Fakat bir gün ‘bu kadar sessizlik yeter ‘dercesine evin kapısı çalındı. 15-16 yaşlarında, zayıf, çekik gözleriyle neşeli uyanan bir bebek gibi etrafına bakan, kısacık kestane saçları ensesinde, renkli kulaklıklarından biri kulağında diğeri sağ elinde, yaşından büyük bakışlarıyla bir kız girdi hayatımıza. Eylem… Henüz lise 2. Sınıfa gidiyordu. Neden, nasıl diye sormadan bir an da evin en küçük çocuğu oldu. Bizler de bazen annesi bazen de ablası…

O kadar neşeli, hareketli bir kızdı ki çoğu zaman yetişemiyorduk hızına. Okuldan çıkar çıkmaz evine bile uğramadan ilk durağı bizim ev oluyordu. Ödevlerini yapıyor, müzik dinliyor, kitap okuyor (- ki yaşına uygun olmadığı apaçık ortada olan o kitaplardan bir şey anlayıp anlamadığını merak ettim hep-) ve resim yapıyordu. Bilhassa geceleri. Sanki saatinde yapılması gereken bir ibadetmiş gibi… Gecenin bir yarısı, ölgün ışıkla aydınlanan salonun ortasında bağdaş kurup, bir elinde kalemi bir elinde sıcacık çayı, huzurla bakardı beyaz sayfaya. Şimdi düşünüyorum da en son elinde kırmızı şarap kadehini tutan zarif bir kadın çizmişti. Ve o resmi tamamladıktan sonra bir daha görememiştik onu.

Bir gece yarısı su içmek üzere mutfağa gittiğimde onun da uyanık olduğunu gördüm. Başı önüne eğik, gözlerindeki yaşlar bardağına damlıyordu. Sormadım, anlatmadı. Uyuduk.

Sabah olup uyandığımızda annesinin yanına götürdü bizi. Alın işte, bilin dünkü ağlamalarımın sebebini dercesine… Bir terzi dükkanına girdik. ( Üst katında onların yaşadığını sohbet ilerleyince öğrendim. )Esmer, yeşil iri gözlerinin etrafı çizgilerle dolu, bakışları keskin bir kadınla göz göze geldik. Bir yandan bize bakıyor bir yandan da odun sobasının üzerinden dumanı tüten ıhlamuru alıp bardaklara dolduruyor. Belli belirsiz ‘’ Hoş geldiniz. ’’den sonra kapının kenarındaki eski koltuğu işaret ediyor. Yerimizle birlikte ıhlamurlarımızı da elimize alıp oturuyoruz. Uzun bir sessizliğin ardından radyonun sesini kısıp, anlatmaya başlıyor:

‘’Nakşi bir ailenin kızıydım. Fakat üniversiteye gidiyordum. Ailemin yaşantısı ve beklentileriyle, hayallerim ters düşüyordu, farklıydı.’’ Bir an duraklıyor, sigarasından içine derin bir duman çeker gibi ıhlamurundan büyük bir yudum alıyor, devam ediyor. Şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Çünkü, konuştukça kapıda bizi siyah eşarbı, üzerine bol gelen yeleği ve eteğiyle karşılayan o asık suratlı kadın yok oluyor, yerine her şeye rağmen çocuklarına sahip çıkan, kendi davasında haklı ve uzun zamanın ardından konuşabilmenin verdiği huzurla gülümseyen bir kadın doğuyordu. ‘’ Sonra o çıktı karşıma.’’ Diyerek devam etti:

” Gazeteciydi. Taraf tutmamız şartmış gibi gelen, zor yıllardı. Biz ise o yılların arasında sıkışıp kalmış iki sancılı, ezik genç. Ben her şeye rağmen ‘O’ derken; O, davasına rağmen hatta davasıyla birlikte beni seçmişti. Aileler kesinlikle birbirini istemiyordu. Malum görüşler, yaşantılar çok farklıydı. Ama, başımızda kavak yelleri, dünya umrumuzda değil. Reddedilmeyi göze alarak evlendik. Başta her şey güzel gidiyor. O neye karşıysa ben de ona karşıyım. Bir yere kadar tabi… Sena doğdu sonra.’’ Diyerek Eylem’e baktı. Ben ‘ Eylem mi?’’ diye sorunca, o sakin kadın gitti ve yerini öfkeli bir kadın aldı. Kızına keskin bir bakış atarak ‘Hayır! Adı Eylem değil, Sena. Hiçbir zaman Eylem olmadın, olmayacaksın. Kabul et artık bunu. Bir macerayı daha kaldıracak yürek yok bende.’

Bizim o kıpır kıpır, durmadan anlatacak bir şey bulan kız, sus pus resmen.

İçeri önceden bizim için sipariş verdiği sıcacık kıymalı pideler geliyor. Gerginlik biraz da olsa azalıyor.

Öykünün geri kalanını atlayarak geçiyor belli. Sena ( -babası Eylem diye seslenirmiş bu arada ) doğduktan sonra kavgalar başlamış. Adam ne o dağınık hayattan ne de fikirlerinden vazgeçebiliyormuş. Katıldığı birkaç eylemden dolayı gazeteden de atılınca zaten düzgün evlilik bir süre sonra hepten bitmiş. Eylem’ e göre babası, baba nasıl olunur bilmiyormuş, bilseydi belki de…

Boşandıktan sonra eşyalarını toplayıp terzilik yaptığı dükkanın üst katına, annesi ve bekar erkek kardeşinin yanına yerleşiyorlar. Bir yanda sıcacık odun sobası bir yandan ekmek teknesi diyebileceğimiz dikiş makinesiyle tutunmaya çalışıyorlar hayata.

Ertesi gün Eylem gelmedi . Sonraki gün de. Ve diğer günler. Hayatımın kısa bir bölümünü, o ince parmaklarıyla şarap kadehi tutan kadını çizer gibi çizdi ve gitti. Ve iki hikâye bıraktı bana. Biri üzülsem bile müdahale edemediğim bir aşkın bir diğeri ise gidişini görüp dur diyemediğim çocuğun öyküsü.

 

Tags from the story
, , , , , ,
More from tastimcemberimden

Telaşım Ektedir !

Merhaba!  Çok klişe biliyorum ama yine de söylemeliyim; “Hayat süprizlerle dolu!” Bundan...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

six + fifteen =