Herkese selamlar,
Ben nihayet üzerimden o ölü toprağını yavaş yavaş atıyorum. Geçtiğimiz günlerde doktora tez önerimi teslim ettim ve tez yazma sürecim resmen başlamış oldu. Bunun heyecanı var üzerimde.🧚🏼♀️ Tabii tez önerisini teslim edince hemen bir süredir not aldığım konuları detaylıca araştırıp seslendirmek üzere hazırlık yaptım. Not aldığım konulardan birini de şimdi sizlerle paylaşacağım.
Eğer hazırsanız ben anlatmaya başlıyorum!
Bir zamanlar sadece kitaplarda, dizilerde gördüğümüz salgın hastalıklar bir süre sonra bizzat deneyimlediğimiz bir gerçekliğe dönüştü. Covid 19 dan bahsediyorum elbette. Ama şu sıralar görünmeyen bir başka salgının tam ortasındayız bence ve en tehlikelisi de bunun henüz farkında bile değiliz.
Geçtiğimiz günlerde oldukça popüler bir dizi olan Last of Us’ı izledim ve beni uzun uzun düşündürdüğü. Çünkü hem edebiyatta hem de medyada salgın kavramı hiçbir zaman sadece biyolojik felaketler olarak ele alınmadı her biri, insanın içsel dünyasındaki çözülmeyi, toplumların ahlaki çöküşü ve sistemlerin ne kadar kırılgan olduğunu anlatmak için birer araç oldu genellikle.
VEBA
Mesela edebiyatta aklıma gelen Albert Camus ‘nün Veba’sı. Okuyanlar bilir, 1947’de yayımlanan bu kitap, bir Kuzey Afrika kasabasında geçen hayali bir veba salgınını anlatıyor. Ancak kitabın alt metni aslında göründüğünden çok daha derin. Şöyle ki yazar burada bize Avrupa’da faşizmin nasıl yayıldığını, toplumların bu tehdide karşı nasıl bir pasiflik gösterdiğini ve insanın ahlaki bir sınavdan nasıl geçtiğini anlatıyor.
Ama bence daha da çarpıcı olan şey şu: yazara göre en büyük tehlike hastalık değil insanların alışkanlıkları…Bu hikâyede insanlar her şeye rağmen eski hayatlarını sürdürebilmek için gerçekliği inkar ediyorlar. Salgın şehirde hızlı bir şekilde ilerlerken insanlar “Bu da geçer” diyerek düğünler yapıp gündelik hayatlarına devam ediyorlar. Çok tanıdık geldi değil mi?
Camus hikâyenin tam da bu noktasında bireyin eylemsizliği kavramını ortaya atıyor. Çünkü ona göre; alışkanlıklarımız, düşünme yetimizi uyuşturuyor. Ve bizler normal olana o kadar tutunuyoruz ki anormal karşısında bile gözümüzü yummaya başlıyoruz. Bugün baktığımızda, pandemide yaşadıklarımız Camus ’nün Veba evreninde yaşanan olaylarla çok fazla birbirine benziyor aslında. İlk vakalarda “aman canım grip gibi bir şey, nasıl olsa geçer” diyenler, sokaklarda maskesiz dolaşanlar, her şeyin normalmiş gibi devam edeceğini düşünenler… Belki de bu yüzden Veba, salgını değil, inkârı anlatır esas olarak. Ve bu inkârın yarattığı asıl felaket: toplumun ahlaki reflekslerini yitirmesi.
KÖRLÜK
Camus ’den sonra beni derin biçimde sarsan bir diğer salgın anlatısı: José Saramago’nun Körlük romanı. En sevdiğim ve hala her bölümünü detaylıca hatırladığım nadir kitaplardan biri. Yine burada da kurgusal bir şehir var ve bu şehirde aniden ortaya bir salgın çıkıyor ama bu salgın öyle alışılmış türden bir şey değil. Çünkü insanlar bir anda kör olmaya başlıyor. Ancak ilginç olan şey şu bu körlük, karanlık değil bembeyaz bir boşluk. Yani süt beyaz bir denizin ortasındaymış gibi hissettiren bir körlük bu.
Hala hatırladıkça bu detay bana ilginç geliyor çünkü burada anlatılan aslında gözün değil vicdanın körleşmesi. Yani kitap boyunca fiziksel bir körlük olduğunu zannetseniz de aslında anlatılan ahlaki bir körlük. Toplumun düzeni çöktükçe, bireylerin içindeki karanlık açığa çıkıyor, hiç kimse görmediği için artık, insanlar hiçbir şeyi önemsememeye başlıyor. Okuyanlar mutlaka hatırlayacaktır kitabın şöyle bir bölümü var, hatırladıkça hala tüylerimi diken diken eder: Hikaye ilerledikçe körlük salgınına yakalanıp bir akıl hastanesinde karantina altına alınan hastalardan biri kimse onu görmediği için, tuvaletini koridorun ortasına bırakıyor. Ve o noktada bir kırılma anı var. Çünkü “nasıl olsa kimse görmüyor, zaten her yer pis” diyerek diğer körler de kokuyu aldıkları yere tuvaletlerini yapmaya başlıyorlar. Dolayısıyla bireysel ahlakın, yerini kolektif bir kayıtsızlığa bıraktığını görüyoruz burada. Yani tuvalet artık belirli bir alan değil, kimin nereye yaptığının bir önemi de yok çünkü nasıl olsa hiç kimse görmüyor hiç kimse görmediği için kimse bundan utanmıyor. Çünkü utanmak için bir bakış gerekli bir tanık ve o yok artık. Kitabı okuyalı çok uzun zaman oldu ama bu bölüm bana her zaman şunu düşündürdü: Görme yetimiz gittiğinde ve birilerinin de bizi görme yetisi gittiğinde yani bizi kimse izlemediğinde ahlaki görme yetimiz de mi gider?
Çünkü burada aslında yaşanan şey sadece fiziksel bir dejenerasyon değil. Toplumsal sınırların, bireysel sorumluluğun, başkasının varlığını tanımanın tamamen ortadan kalkması durumu var. Yani kimse görmüyorsa, görmediği için yargılayamaz diyorsa sınır diye bir şey kalmaz. Dolayısıyla sınır olmazsa insan kendini neyle terbiye eder? Değil mi? Saramago burada ahlaki sistemin çöküşünü öyle sade ama öyle ağır bir sahneyle anlatıyor ki, yalnızca o pislik değil kokunun yayıldığı her yer aslında insanlığın terk edildiği bir alana dönüşüyor artık. İşte tam da bu yüzden Saramago’nun o kokunun yayıldığı koridoru ile The Last of Us’ın harabeye dönmüş dünyası arasında bence çok derin bir bağ var aslında.
THE LAST OF US
Spoiler vermeden dizinin konusundan çok kısaca bahsedeceğim: aslında konusu yüzeyde oldukça net: doğada zaten var bulunan bir mantar türü olan Cordyceps mutasyona uğrayarak insanlara bulaşmaya başlıyor. Ve bu mantar insanların beyinlerini ele geçiriyor, onları kendi iradelerinden bağımsız, saldırgan ve bilinçsiz varlıklara dönüştürüyor. Yani bir anlamda insanlar hayatta kalıyor ama kendileri olarak değil.
Arada bir geçmişe dönüşler gösterilse de dizi boyunca genel olarak salgın ortaya çıktıktan 20 yıl sonrasını görüyoruz biz. Aradan 20 yıl geçmiş ve artık dünya eski dünya değil. Çünkü salgın sonrasında devlet otoriteleri çökmüş, şehirler harabeye dönmüş ve insanlar askeri karantina bölgelerinde kısıtlı bir yaşam sürmeye çalışıyorlar. İletişim kopmuş, kurallar yok, sosyal hayat yalnızca hayatta kalma mücadelesinden ibaret. Karşımızda artık, insanlığın en ilkel haline döndüğü, paranın bile bir anlamının kalmadığı, takas yönteminin kullanıldığı bir dünya var. Ve bu kaosun ortasında, geçmişin derin yaralarını taşıyan bir adam ile bu hastalığa karşı bağışıklığı olan genç bir kızın yolları kesişiyor. Adama verilen görev hastalığa bağışıklığı olan bu kızı hayatta tutmak ve onu bilim insanlarına teslim etmek. Hikâyenin başında bu kız, onu bilim adamlarına götürecek adam için sadece teslim edilmesi gereken bir kargo. Ama tabii olaylar çok farklı gelişiyor.
Bu arada kızın vücudu insanlığın kurtuluşuna dair son bir umudu barındırıyor, doğru ama tabii ki bu dizi sadece bir kurtuluş görevi değil. Bölümler ilerledikçe, dizinin hikayesi 2 karakterin duygusal, vicdani ve hatta felsefi sınırlarını keşfettiği bir yolculuğa dönüşüyor. Kimlik ve ait olma kavramlarının, güvenin, sevginin ve fedakarlığın ne demek olduğunu defalarca sorgulatan ve ahlaki netliklerin griye dönüştüğü bir anlatı çıkıyor karşımıza. Dizideki mantar, yalnızca fiziksel bir dönüşüm yaratmıyor insanlarda. Asıl tüyler ürpertici olan, bu organizmanın insan iradesini ele geçirmesi. Tıpkı Veba ve Körlük Kitaplarında olduğu gibi. Birey artık kendi kararlarını veremiyor, çünkü zihin bedenin kontrolünü kaybediyor ve dolayısıyla insan kendi olmaktan uzaklaşıyor. İşte bu noktada, The Last of Us bir bilimkurgu hikâyesi olmaktan çıkıp, çok tanıdık bir toplumsal alegori üye dönüşüyor. Diziyi izlerken aklımda sürekli şu cümle dönüp durdu? Bence mantarın özellikle insanların beynini ele geçirmesi bir tesadüf değil burada bir metafor olmalı.
Bugün teknolojiyle, internet ağlarıyla iç içe geçmiş insan yaşamına bir gönderme yapıyor olabilir. Biz de içinde yaşadığımız dünyada kendi kararlarımızı gerçekten kendimiz mi veriyoruz yoksa adını henüz koyamadığımız sinsi ama çok daha görünmez bir virüsün etkisi altında olabilir miyiz? Sonuçta bir düşünsenize her gün maruz kaldığımız binlerce uyaran, bildirim, içerikler trendler… biz fark etmeden zihinlerimize bunlar yön veriyor, düşüncelerimizi şekillendiriyor hatta tepkilerimizi senkronize ediyor. Sürekli meşgul olmamız gerektiğini, durmadan bir şeyler tüketmemiz ya da üretmemiz gerektiğini fısıldayan sesler var. Ama bu sesler dışarıdan değil içeriden geliyor artık. Dizideki mantarın yaptığı gibi, bu sistemler de bizi birbirine bağlıyor. Dizideki Cordisepts mantarının görülmeyen ağları var ve her biri birbirine bağlı ve bu ağlarla bir nevi kolektif bir bilinç yaratıyor.
Bu size de tanıdık gelmiyor mu?
Mesela bir tweet atılıyor, bir video yayılıyor ya da bir söylem dolaşıma giriyor. Ve birkaç dakika içerisinde herkesin gündemi, tepkisi duygusu aynılaşmaya başlıyor. Duygular senkronize oluyor, tepkiler çoğaltılıyor ve hatta yargılar birbirinin kopyası haline geliyor. Ama bu bir dayanışma değil. Bu bilişsel bir tek tipleşmeden ve belki de en korkunç olanı bunun farkında olmamamız. Yani toparlamak gerekirse dizilere yada bilim kurgu romanlarına baktığımızda, zombi olmak için artık bir virüse ya da mantara gerek yok. İçinde bulunduğumuz çağda zombi olmak bazen sadece düşünmemek, sorgulamamak, hissetmemek ve dönüp içimize bakmamak demek aslında. Her zaman peşinden gideceğimiz bir şey sunulması.
Yani modern çağın belki de en tehlikeli salgını bu; kendi zihnimizi teslim ettiğimiz halde, hala onu kontrol ettiğimizi sanmak. Bence durup kendimize sormamız gereken en önemli soru şu: Gerçekten hala kendi zihnimizin sahibi biz miyiz yoksa sadece görülmeyen bir salgının, algoritmaların ve alışkanlıklardan oluşmuş bir virüsün taşıyıcıları mıyız? Bu çok önemli çünkü bazen en büyük tehlike gözle görülen değil fark edilmeyen, sorgulanmayan ve bu yüzden giderek normalleşen hastalıklardır. Dolayısıyla bence bugünün en radikal eylemi düşünmek, hissetmek ve ara sıra hiçbir şey yapmadan kendimizle kalabilmektir.
Dilerseniz taştım çemberinden isimli Instagram hesabımdan beni takip edebilir, yorum ve önerilerde bulunabilirsiniz.
Sizi çok seviyorum! Hoşça kalın 🤎