Bazı Şeylere “Hayırlı Felaketlermiş” Gibi Bakabilmek

Herkese merhaba !

Gündelik hayat telaşının içinden kaçıp, dost erkanıyla kafa dağıtabileceğimiz bir masaya oturmak ve orada müzikle, kelimelerle, ağlayarak, kahkaha atarak rahatlamak ya da ruhumuzu bir tiyatronun perdesine, sinema salonunun sahnesine, orada başlayacak olan öyküye teslim etmek, bir nebze de olsa her şeyden uzaklaşabilmek bence şu zor/yorucu/ yine de nadide olan dünyanın en güzel şeylerinden biri.

Ve ben bu bahsettiklerimin her birini o kadar özlemişim ki… Nihayet birini gerçekleştirebildim.

Dün akşam gazeteden çıkar çıkmaz ilk soluğu sinemada aldım. Çünkü, Nuri Bilge beş yıllık bir özlemi dört gözle beklediğim “Ağlat Ağacı” ile sonlandırıp, yeniden özleyenlerinin/izleyenlerinin karşısına çıkıyordu.

Bu çok özel bir şey…

Çünkü öyle günlerden geçiyoruz ki, kendine has zannettiğimiz çoğu şey, hızla çoğaltılıp piyasaya milyonlarcası sürülmüş halde. Giyim kuşamdan, kozmetiğe, yaşam tarzından fikir ve düşüncelere  kadar her şey birbirinin aynısı. Üzüldüğümüz, kızdığımız, alkış tutttuğumuz, eleştirdiğimiz, zevkler, renkler, duyarlılık gösterdiğimiz herşey ama her şey çok hızlı tüketilip eskitiliyor. Üstelik yerine, yine bir benzeri konuluyor. Özgünlük yok!

Her şeyin herkeste olduğu fakat kimsede derin izler bırakmadığı anlık mutluluklar silsilesi gibi adeta… Yaşamak hiçbir devirde bu kadar ucuzlamamıştır herhalde.  

İşte birbirine böylesine benzeyen günlerin, yaşamların, eşyaların, insanların, birbirinin üzerinden adeta atlayarak geçtiği şu günlerde “sakin, gerçek, bakir ve eşsiz” bir şeyin varlığını bilmek çok isteyip de kabul olduğunu gördüğümüz bir dua gibi geliyor. Benim için, iyi bir sanatçı, iyi bir yönetmen, iyi bir yazar, yani aslında iyi bir insan aslında tam olarak bu: “Sakin, gerçek, bakir ve eşsiz”

Şimdi bu tanımın hakkını fazlasıyla veren, onunla aynı zaman diliminde, aynı dilde, aynı coğrafyada nefes aldığım için çok ama çok gurur duyduğum sevgili Nuri Bilge’nin Ahlat Ağacı’ndan bahsetmek istiyorum.

Naçizane 🙏🏻

Filmimiz, üniversitede sınıf öğretmenliği okuyan ve en büyük hayali yazarlık olan Sinan’ın, mezun olup memleketi Çan’a (Çanakkale’nin ilçesi)  dönmesiyle başlıyor. 

Kuyu

Sinan, üniversiteden mezun olan çoğu genç gibi atanmayı bekleyen bir öğretmen adayıdır artık. Ailesi ise, rengi evin duvarlarından tutun da masanın altına kadar sinen sarı bir yoksulluk ve borçla boğuşmaktadır. Bu yüzden aynı çatıyı ve yatağı paylaştıkları halde anne ve babanın arasındaki diyaloglar para ve ihtiyaç sıkıntısının ötesine gitmeyen bir atışma şeklindedir. Kız kardeş ise tamamen kendi dünyasındadır. 

Babası (İdris), hali/tavrı ve sürekli birilerinden borç alması sebebiyle köydeki insanların diline dolanmış, itibarını, başarısını ve şansını yitirmiş bir öğretmendir. Fakat bunlardan kaçmak, yokmuş gibi davranmak ve üstünü örtmek için yoğun bir çaba göstermektedir. Her şeye sadece kendisinin güldüğü şakalarla tepki veren ve bütün umudunu emekli olunca alacağı ikramiyeye bağlayan İdris, at yarışları yüzünden de sıfırı tüketmiş bir adamdır. 

Oğlunun cebindeki üç kuruşa bile tamah eden bu adamın bir diğer umudu da, tüm köylülerin “boşa uğraşıyorsun” dediği kuyudan su çıkarmaktır. Her gün su çıkar umuduyla kazıp durduğu kuyu… 

Sinan ise böyle bir adamla evlendiği için annesine, sığ bir zihniyet hakim olduğu için bulunduğu köye, hiç bir işe yaramadığı için babasına öfke duymakta ve bir insan en sakin nasıl çırpınırsa o şekilde çırpınmaktadır. 

Şekilsiz, uyumsuz ve yapayalnız…

Sinan’ın en büyük umudu babasına benzeyip ziyan olur diye korktuğu gençliği ve sponsor bulamadığı için bir türlü bastıramadığı “Ahlat Ağacı” isimli kitabıdır. ( Kitaba “Ahlat Ağacı” ismini vermesinin sebebi ise, kendisinin de tıpkı o ağaç gibi, şekilsiz, uyumsuz ve yapayalnız olmasıdır. )  

Film boyunca, bir yandan kitabını bastırıp bir çıkış yolu bulabilmek için durmadan birilerinin kapısını çalan bir genci görüyorken bir yandan da aynı odada toplansalar bile bir türlü gerçek anlamda bir araya gelemeyen ailesini görüyoruz. 

Bir de çeşitli insanlarla uzun uzun diyalogların yapıldığı sahneler var. Mesela kitabı için kapısını çaldığı insanlar, o ana kadar sanki Sinan’la konuşacağı günü beklemiş gibi uzun uzun vaazlar veriyor. Kitap yazmasını küçümseyenler, nasıl ve neyi yazması gerektiğini öğütleyenler, eğitimin gereksizliğinden dem vuranlar adeta M.R. Cioran’ın da dediği gibi, “havarilik” yapıyorlar.

“Hayırlı felaketler” ile aydınlanma

Sinan’ın kısa da olsa diyalog kurduğu kişilerden biri de eski arkadaşı Hatice’dir. Liseyi bırakmış ve sevmediği bir adamla evlenmek üzere olan Hatice önce düşlerinden, uzaklardan, gemilerden, ışıklı caddelerle dolu hayallerinden bahseder ve sonra yüzünü buruşturup aslında evleneceğinden memnunmuş gibi bir tavır takınarak, onu öper ve böylece kısa bir anlığına da olsa Sinan’ın canını yakar. Bir daha da görünmez.

Sonrasında Hatice’nin eski erkek arkadaşı olan Rıza’ya rastlar ve onunla yaptığı konuşma gerçekten şahanedir. Cümleleri tam hatırlayamasam da sanırım şöyle diyordu: “Siz hiç ayrılmayacak gibi yaşıyordunuz aşkınızı. Ayrılma ihtimali hiç gelmedi aklınıza. Sonra işte olmadı. Ama yine de olumsuzluklarla aydınlanma diye bir gerçek var. Ve buna “hayırlı felaketler” de diyebiliriz aslında.”

Elimden tut der gibi…

Sinan’ın yolu daha sonra bölgenin tanınmış bir yazarıyla kesişir. Ve yazarla hem iğneleyici hem sıradan bir insan olmadığını ima eden hırçın ve saldırgan bir konuşma yapar. Ama bu sahne o kadar güzel ve kusursuzdur ki, Sinan’ın saldırır gibi yaptığı o egolu konuşmanın altında bangır bangır bir “elimden tut” çığlığı duyuyorsunuz. Benim için filmin en başarılı sahnelerinden biri bu kısımdı.

Bir de biri gelenekselci diğeri yenilikçi iki imam ile Sinan’ın karşılaştığı ve upuzun bir yol boyunca birlikte yürüdüğü bir sahne var. Ve burada din, inanç, teknoloji, özgürlük ve irade gibi kavramlar üzerine dolu dolu diyaloglar gerçekleştiren karakterler, hayattaki konumlarını birbirlerine anlatmaya çalışıyorlar.

Sinan’ın babasına olan öfkesinin kırıldığı an var. O da babasının cüzdanında bir gazete küpürünü bulmasıyla gerçekleşiyor. Kesilmiş gazete sayfasında, Sinan’ın yazdığı kitap hakkında kaleme alınan bir köşe yazısı vardır ve babasının bunu cüzdanında saklaması o andan itibaren bir şeylerin yavaştan kırıldığına işaret ediyor.

Tabi bir de ne Sinan’ın kaygılarının, ne babasının borçlarının/boş vermişliğinin ne annesinin bıkkınlığının üstünü örtmeye asla yetmeyecek bir  kar yağmaya başlar. ( O an Hasan Ali Toptaş sevenlerin içinden, “kar neden yağar, kar” dediğine adım gibi eminim.)

Hayatın Olağan Akışı

Kısaca özetlemek çok zor ama şunları söyleyebilirim. Filmdeki küçük nüanslar, imalar, ince espriler, ufak dokundurmalar, edebi ve sinemasal diyaloglar o kadar güzel ve yerinde olmuş ki, kesinlikle klasik bir hikaye değil. Ama çok çarpıcı ve bin bir entrikanın döndüğü bir olay örgüsü bekleyenlerin filmi de değil. Yani, hayatı olduğu gibi kabullenmeyenlerin ve aslında benliğini reddedip kafalarında kurduklarına daha çok inananların pek hoşlanmayacağı bir film. Çünkü Nuri Bilge her defasında hayatın olağan akışını koyuyor önümüze. Biz her ne kadar ölümcül bir kurgu açlığı ile kafamızda çarpıcı sonlar kursak da, o yine bildiğini yapıyor.

Sevgiler 🌾

More from tastimcemberimden

GÜZEL BİR FİLM: YE, DUA ET, SEV !

Size harika bir film önerisiyle geldim! Böyle, nasıl desem… Sıcak çikolata kıvamında…...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

three × 3 =