Günler Öylece Geçerken

Selam sevgili okur,

Bu cümleyi son zamanlarda çok kullanır oldum ama maalesef yine söylemek zorundayım.

” Araya baya bir zaman girdi.”

Sırf yazmak için yazanlardan olmak istemediğim ve buna özellikle dikkat ettiğim için içimden geldiği ya da gerçekten kayda değer bir şey olduğu zaman yazıyorum. Ama açıkça söylemek gerekirse şu sıralar içimden yazmak gelmiyor. Aslında hiçbir şey yapmak gelmiyor desem daha doğru olur. Vizeleri de finalleri de altta ders bırakmadan atlattım, İngilizce kursundan yeni kura geçebildim. Ve her ikisi de tatile girdiği için sadece işe gidip geliyorum. Her sabah 08:30 otobüsünün tanıdık yüzleriyle 27 dakikalık bir yolculuk yapıyor, köşe başındaki fırından aldığım peynirli simitle gazeteye geçiyorum. O kadar rutine bindi ki günler… Öylece geçiyor. Hissizleşmiş gibiyim. Son zamanlarda duyduğum hiçbir şeye şaşırmıyorum, çok içten üzülüp sevinemiyorum…  Arada instagrama girip bakıyorum. Önceki zamanlarda nereye gitmişim, neler yapmışım diye kendi galerimi stolkluyorum adeta…

Şaka bir yana onca fotoğrafın arasında çok içten güldüğüm (gözlerimin içi de buna dahil) bir fotoğrafı buldum. Bodrum katındaki bir kitapçının merdivenlerinde duruyorum, ağzım kulaklarımda adeta. Tam iki yaz öncesiydi…

Belki de şu zamana kadar yaşadığım en güzel yazdı. 15 yılımın geçtiği şehre bir misafir gibi gitmiş, girişi dar, yukarı kısmı cumba gibi çıkıntılı evlerin olduğu, camdan cama çamaşır iplerinin gerildiği, biber kızartması kokulu sokaklarında bir turist gibi dolaşmıştım. Ve (müdavimleri iyi bilir) Beyoğlu’nun o dar sokaklarından Karaköy’e inerken Şah Kulu’ndaki bu tatlı mekana rastlamıştım. Eski kitaplar, gözlükler, yarısı kullanılmış defterler, günlükler, fotoğraf makineleri ve kolay kolay başka bir yerde bulamayacağımız kasetleri satıyordu. Buram buram eskimişlik kokusu vardı. Bundan, umarım “modern zamanın retro seveni” gibi bir anlam çıkmaz. Ben sadece eskiyen eşyalardaki insan hislerini, o yaşanmışlığın izlerini seviyorum. Mesela üzerine yıllarca bilmem kaç kişinin oturduğu ve bu yüzden artık gıcırdayan bir koltuğu, sayfaları sararmış yahut köşesine kahve damlamış bir kitabı, kıvırcık kablosu aşınan ev telefonunu, çekmenin dibinden üzerine numara yazılmak için çıkarılan telefon faturasını, dudak kısmı hafif kırılmış ve buna rağmen kullanılan kahve fincanını, ortasından kocaman bir çizginin geçmesine rağmen atılmaya kıyılmayan servis tabağını, annemin gezmeye giderken giyilemeyecek hale gelmesine rağmen temizlik bezi yapıp yine de atmaya kıyamadığı elbiseyi, halının arasına hangi telaşla düşürdüğümüzü hatırlamadığımız o tel tokayı…

Yani komik geliyor olabilir ama şu an karmaşık ilişkilerle yıprattığımız, eskitip kullanılamaz hale getirdiğimiz, ‘insan’dan başka ne varki… Her neyse… Masumiyetimizi kendi tercihlerimizle yitirdiğimiz, derinlere dalmaktansa güvenilir kıyılara yüzüp uzaktan ve üstten bakmayı daha çok sevdiğimiz, birçok şeyi yaşamadan/hissetmeden hazır aldığımız, sonra da sıkılıp fırlattığımız bir yaşantıya bu kadar alışmış ve tüm bu sayılanları normal görüyorken ve en acısı kalplerimiz o yoksul köylerdeki lamba yanmaz evlere dönmüşken benim hem de bahsettiğim konunun anlaşılması o kadar zor ki…

En az şuanki halim kadar

 

More from tastimcemberimden

BİR EFSANE BİR İLHAM: BETÜL MARDİN’DEN MESAJ VAR!

Hayatta, seçtiğimize pişman olduğumuz ya da seçtiğimiz için gurur duyduğumuz şeyler var....
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

one × one =